SENİ DAĞLADILAR DEĞİL Mİ KALBİM?

 

 

Bir gitme gelmişti aklına o sabah kalkınca. Yol göründü gözüne. Uzakları özlemişti belli ki.

Uzaklarda yakınları doluydu çünkü. Çok özlediği bir bardak çay vardı mesela, yer sofrasında bir kişilik boş yer… oturulmayı bekliyordu.

Cama yöneldi, dışarı baktı. İnsanlar akın akın sokaktaydı. Hiç özlemleri yokmuş gibiydiler. Yada hayal kurmuyorlardı. O da kısa kesti hayalini.

Bozulmasındı çünkü hayalindeki uzaklar.

Camdan bakmaya devam etti. Tanıdık kimse kalmamıştı her gün geçtiği sokaklarda. Gözleri buğulandı. “inne ma eşku bessi ve huzni illallah” dedi bir kez daha.

Her gün tekrarlıyordu bu duasını. Sonra her gün bu duayı tekrarlayanlar geldi aklına.

Sessiz, naçar, gözleri nemli sürekli tekrarlayanlar. Oysa yaz denilen bu mevsim herkesin mutlu olması için değil miydi?

Gözlerini kaçırdı camdaki yansımasından. Aklına gelenler tedirgin etmiş olmalıydı.

Uzandı… radyoyu açmak için uzattı elini uzandığı yerden.

Seni öyle sevdim ölürcesine

Tanrının yazdığı şiircesine

İçimden geçeni bilircesine

Yalnız benim için bak yeşil yeşil….

Kısmına denk geldi şarkının. Emel Sayın söylüyordu. Daldı gitti yine.

Dalıp gitmeleri meşhurdu, olmak istediği yerler vardı zira olmak zorunda olduklarına inat.

Bu şarkı belli ki onu çok özlediği ama bozulmasından korktuğu için hayalini bile kuramadığı uzaklara bir kere daha götürmüştü. Bu sefer gelemiyordu gittiği yerlerden.

Olsundu… korkusuzca hayal kurmanın keyfini yaşadı Emel Sayın şarkısını bitirene dek. Açtı gözlerini şarkı bitince.

Yağmur başlamıştı. Yaz yağmuruydu çabuk geçerdi. Boyu uzasın diye ablası onu az mı dolaştırmıştı yaz yağmurlarında.

Gülümsedi. Şimdi uzaklardaydı gülme sebebi. Yol, zaman, mekân, yer fark etmezdi. Onun eline iğne değse o burada çuvaldız hissederdi.

Şimdi kalk gel dese giderdi mesela. Sonra “vefa bizim yamaçlarımızın gülüdür” tınısı çınladı kulaklarında. Ne güzel söylemişti peygamber aşığı…

En huzurlu hissettiği insanlar bir bir gözünde canlanıyordu. Tebessümü elden bırakmadı bu yüzden.

Gün yavaş yavaş geceye dönüyordu. Akşam ezanıyla kendine geldi. Abdest aldı. Uzaktakileri yakın edecek olandan uzakta gibi görünenleri isteme vaktiydi.

Bir hüzünle durdu namaza. Hüzün kulluğunu hissettiriyordu zira.. Selamdan sonra hep yaptığı gibi yalnızlığını ve çaresizliğini sahibine arz etti.

Secdeden kalkarken telefon sesiyle irkildi… belli ki kalpler bir atıyordu. Bunu ayrılmak zorunda kaldıkları ilk günden beri hissediyordu fakat bu kadar canlısını ilk defa…….

Ne yapacağını şaşırdı. Yüreğinde, rüyalarında, aklında hep vardı zaten lakin bütün buluşmaları ukbaya saklamıştı çoktan. Böyle bir mucizeyi beklemiyordu.

Uzaktaydılar ama aynı gökyüzüne bakıyorlardı. Aynı parlayan yıldızı seçiyorlardı gözleriyle. Aynı Ahmet Kaya’yı dinliyorlardı.

Ağızları duayı aynı zamanda etmiyordu belki ama kim ne zaman dua etse aynı şeyleri söylüyorlardı belli ki.. Bu çalış onun işaretiydi.

Bu yazının derdi başka, hüznü, kederi, matemi, ağlaması, gülmesi, sevinci, mutluluğu, eğlencesi, rüyası, hayali, gerçeği başka.

Katre nice anlasın……….. Umman olan anlar bizi………..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir