AMİN..

 

 

 

Geçmişte yaşamayı bırakıp gelecekte yaşamaya başlamıştı son bir kaç haftadır. Günümüzde alınan en güzel kararlardan biriydi bu.

Önce bocaladı. Nereden başlayacağını bilememişti. Zaten kimse de ona nereden başlayacağını öğretmemişti.
Ki kitaplarda da bazı şeyler yazmıyordu zira…

 

 

Canı kahvaltı, ardından da onu, kafasındakilerden kurtarmak için ondan daha çok çabalayan insanla,
“ha” ve “be” harfleriyle yazılan ve sevgi anlamına gelen “hubb” sözcüğünden türetilmiş bir kelime olan, menfaatsiz, çıkarsız, karşılıksız
bir “muhabbet” etmek istedi.

 

 

Ablasından, tarihine inerse aslında hocasından öğrendiği ve hayatında uygulamaktan zevk aldığı bir eylem ile karşılık vermek istedi
zira o insanın onun için yaptıklarına…
Vefa….
Aklından bu kelime ile ilgili çok cümle geçti lakin o klişeye girmek istemedi. En güzel cümlelerle ifade etti kafasının içinde,
bir kez daha bu kelimeyi…
Vefa….
Bizim bahçelerimizin, yamaçlarımızın, parsellemek istediğimiz, satın almak istediğimiz, kiralamak istediğimiz ukba gülistanlarımızın gülüydü.
Vefa….
İki cihanda tebessümümüzün adıydı.

 

 

Kafasından geçen bu coşkun ifadelerin ardından toparladı kendini. Üç gün sonra mahkemesi vardı.
Öncesinde sevdikleriyle vakit geçirmek, ölümünü bilirmiş de ona doğru gidermiş edasıyla, mahkemeden önce
onları görmek istedi bir bir…

 

 

Sonucundan ötürü değildi bu vakit geçirme isteği aslında. Uzun zamandır odasına kapanmış,
insanlardan, tanışlarından, dostlarından ümidini kesmek üzereydi. Başına gelenler onu yalnızlığa itmişti bir süredir.
Gelecekte yaşayacağı herşeyi, özlem ve hasretle hayal eder olmuştu.

 

 

Hayalde mi kurmasındı? Bu boğucu havadan, günlerin boş yorgunluğundan, hayal ettiği günlere erişebilme adına kendini uykuya veriyordu.
İhtiyaçtan değildi bu, sığınağıydı sadece. Uyuyunca geçeceğine inanıyordu.

 

 

Ama yanılıyordu. İnsana imtihan olarak özlemek yetecekken, bin bir türlü imtihan ekstra bonus olarak kapısında bekliyordu.
Kapısında bütün bunlar olup biterken, içeri birden Bakara 286 giriverdi. Ardından kapıdakileri misafir kabul edip, buyur etti içeri.
Evet, Allah kimseye kaldıramayacağından fazlasını yüklemezdi lakin, insan işte memleketinden bulamayınca huzuru,
o memleketin içinde, sebepler dairesinde bir sığınak arıyordu kendine.

 

 

Bulamadı:) Belliki hala zamanı gelmemişti. Yaşadıklarının, yaşattıklarının bir bedeli vardı elbet herşeye rağmen.
Bu yüzden o zaman hala gelememişti. Azimliydi, bekleyecekti. Azimliydi, bulacaktı. Azimliydi, önce arayacaktı elbet bulmak sonraki işti.

 

 

Şimdi aklını, kalbini, gözünü tekrar be tekrar bulmaya adamıştı. Evet, tekrar be tekrardı.
Çünkü güneşli, çiçekli, ağaçlı, böcekli bir cennet bahçesinden Hz Adem misali çakılıvermişti dünya denilen bu yere.
Tek başınaydı şimdi Hz Adem misali. Önce Arafatı arayacaktı sonra yanına dost, yaren, yoldaş, karındaş, aynı yolun yolcusunu arayacaktı. Sonra da yoldan çıkmama adına bir aydınlık, fener, mum, güneş arayacaktı.
Göz kör olamazdı, elbet birşeyler görecekti bir şekilde etrafında. Lakin aradığını bulmak göz işi değildi.
Göz görecekti evet ama aradıklarını ayan beyan bulamamış zanneden kalp olmasındı sol kaburga kemiğinin altında. (Hac 46)

 

 

Allah’ım görmeyen gözden, görsede hakikati anlamayan, algılayamayan kalpten sana sığınırız.

Bizi, denizi geçmiş lakin derede boğulmuşlardan, zulüm görmüş fakat mazlum olamamışlardan eyleme…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir